Cuma Hutbesi
DUANIN EHEMMİYETİ
16 Ekim 2026
قال الله تعالى: ﴿وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ﴾ [سورة المؤمن: ٦٠]
قال رسول الله ﷺ: ﴿اَلدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ﴾[الترمذي]
Muhterem Mü’minler,
Bugünkü hutbemiz DUANIN EHEMMİYETİ hakkındadır.
Dua, lügat manası ile istemek demektir. İslam ıstılahında, tevazu ve alçak gönüllülükle Allah’a yalvarmak ve O’ndan istemektir.
Muhtaç olan herkes, güçlü ve imkân sahibi olandan yardım ister. En zengin ve güçlü olanların bile basit bir virüs karşısında acziyet içerisinde kıvrandıkları, hatta kendilerinden daha güçsüz insanlardan bile yardım dilendikleri bir hakikattir. Sınırlı dünya hayatı için başkasının yardımına muhtaç olan insanoğlunun hem dünyada hem de ahirette mutlak güç sahibi olan Allah-ü Teâlâ’ya dua edip O’ndan istemesi gerekmez mi?
Dua, bir kulun acizliğini itiraf ederek Allah’ın merhametine sığınıp kulluk vazifesini yerine getirmek manasına olduğu için aynı zamanda ibadettir. Hatta Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz; “Dua ibadetin özüdür!”[1] Hadis-i Şerifleri ile mevzuun ehemmiyetine işaret buyurmuşlardır.
Cenab-ı Hak bir Ayet-i Kerime’de şöyle buyurur:
“Halbuki Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, yalvarın ki size karşılık vereyim. Çünkü benim ibadetimden kibirlenenler, yarın hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.”[2]
Bazı müfessirler, bu ayet-i kerimede dua ile emredildikten sonra ibadet zikredildiği için “dua ibadettir” demişlerdir.
Aynı Ayet-i Kerime’de, yapılan duaların karşılıksız kalmayacağı, kendisine cevap verileceği ifade edilmektedir. Bu icabeti müfessirler şöyle izah etmişlerdir: “Allah’a dua edip O’ndan bir şey isteyen her mü’mine Allah istediğini verir. Bu istek şayet kadere muvafık ise dünyada, değilse ahirete saklayıp orada verir, fakat karşılıksız bırakmaz.”[3]
Duanın kabul olması için de birtakım şartlar vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
Duadan önce günahlardan tevbe etmek, üzerinde kul hakkı varsa hak sahibine iade ederek helalleşmek, midesinde haram lokma olmamak, yalan söylememek, Allah’a samimi bir kalple yönelerek ve inanarak dua etmek.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Sa’d bin Ebi Vakkas’a şöyle buyurmuştur: “Ya Sa’d, haramdan kaçın. Çünkü içinde haram bulunan bir mide (sahibi) nin duası kırk gün kabul olunmaz.”[4]
Ayrıca, duanın kabulüne vesile olacak zaman ve mekanları seçmek icap eder: Seher vakitleri, Cuma ezanı anından güneş batıncaya kadar olan zaman diliminde gizli bir vakit, ezan ve kamet arası, kandil günleri ve geceleri, Ramazan ayı, iftar vakitleri, Arefe günü, bayram geceleri, Kur’an hatmi ve tilavetinden sonra, kalbin inceldiği anlar, hastalık zamanları, yağmurun yağma vakti bu vakitlerdendir.
Cenab-ı Hak cennetlik kimselerden bahsederken; “(Onlar) Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.”[5] buyurmuştur.
Kâbe-i Muazzama ve çevresi gibi mübarek makamlarda yapılması da duaların kabulüne vesile olur.
Allah’a dua etmemek, bir istiğna yani muhtaç olmadığını hissetme halidir ki Cenâb-ı Hak böylesi kimselerden hoşlanmaz. Nitekim bir Ayet-i Kerime’de; “(Habibim!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap
[1] Tirmizi, Hadis no 3371
[2] Mü’min (Ğafir), 60
[3] Ruh’ul-Beyan, Mü’min suresi 60. Ayetin tefsiri.
[4] Seyyid Ali Zade, Şerh-u Şir’ati’l-İslam, s.163
[5] Zariyat, 18